22.9 C
Istanbul
Perşembe, Ağustos 22, 2019
- Bu Alana Reklam Verebilirsiniz -
Home Blog Page 2

Blues Efsanesi Robert Johnson

16

-Blues Efsanesi Robert Johnson-

Blues’un en önemli ismidir belki de Robert Johnson. Bestelendiği günden beri Blues yapan herkesin büyük bir hevesle çaldığı, onlarca kez coverlanmış olan Sweet Home Chicago, Crossroad Blues, Me and the Devil gibi pek çok önemli eser bıraktı dünyaya.

Pek çok blues sanatçısı gibi yokluk içinde büyür. Çocuk yaşında tarlada çalışmaya başlar. Çocukken geçirdiği bir kaza sonucunda bir gözü de kördür. 16 yaşındayken eşi doğum sırasında hayatını kaybedince kendini tamamen müziğe verir.

Rivayet der ki bir gece tek başına dolaşmaya çıkan Johnson, bir anda karşısına şeytanı bulur. Şeytan, bir antlaşma önerir. Buna göre Johnson’ın ruhuna karşılık, ona nasıl gitar çalınacağını öğretecekti, onu bir efsane yapacaktı. Robert Johnson kabul eder tabi ki. Böylece şeytan Johnson’ın gitarının akordunu değiştirir ve o gece müzikte işler değişmeye başlar.

-Blues Efsanesi Robert Johnson-

Rivayet gerçek midir değil midir bilinmez fakat gitar akordunun alışılagelmişin dışında olduğu tamamen gerçek. Akordun nasıl yapıldığını veya hangi düzende yapıldığı hiç kimse bilmez. Kendisi kimseye öğretmemiştir; hatta akordunu yaparken yanında biri olmasına izin vermemiştir.

27’ler kulübünü biliriz değil mi hepimiz? İşte o kulübün kapılarını aralayan adamdır kendileri. 1938 yılında 27 yaşındayken kayıtlı 27 şarkı ve 2 tane fotoğrafla beraber hayata gözlerini yumdu. 27’ler kulübü de şeytanın lanetlerinden biridir belki. Joplin, Hendrix, Cobain, Morrison, Winehouse ve nicelerine bulaşmıştır o geceye tarlada satılan bir ruhun laneti.

Yıl 1990’a geldiğinde bu işin sırrını çözmeye karar verirler. Johnson’ın kullandığı gitarı incelemeye karar verilir. Yapılan araştırmalarla yaşarken kaydettiği 42 şarkı ve 1 tane daha fotoğrafı bulundu fakat akordunun nasıl yapıldığı neredeyse 100 yıldır çözülemeyen bir sır

Mutlu Ereriş
Jukebox

İnsan Belgeseli Fikir

4
İnsan Belgeseli Fikir
İnsan Belgeseli Fikir - Fantastik

-İnsan Belgeseli Fikir-

_ Latif _

İnsanlar, çok uzun bir süredir ellerini yürümek için kullanmıyor. Lakin, çok daha uzun bir süredir, ellerini tutmak için kullanıyorlar. İnsanın hayvanlar dünyasındaki biricikliği bu türdeki araştırmalardan açıkça görülebilir. Biliyorsun, hayvanlarla akrabalığı su götürmez bir biçimde kanıtlandı. Yine de insanın biricikliğini en iyi şekilde davranış alanında değerlendirebiliriz. İnsanın var olduğu herhangi bir yerde, kültürü ne kadar basit olursa olsun aletleri, gereçleri, besin sağlamada kullandığı az çok karmaşık teknikleri, gelişi güzel iş bölümünü, bir sosyal ve politik örgütlenmeyi, dinsel inançlar ve ritüeller sistemini, bir konuşma dili aracılığıyla diğer insanlarla iletişim yeteneğini buluruz. Onun bütün bu kültürel nitelikleri diğer hayvanlar arasında yoktur. Antropologların kültür diye adlandırdıkları sürekli ilerleyen ve gelişen davranış modelleri yalnız insanoğluna özgüdür. Kültürel gelişimlerine göre inceleyelim diyorum, ben.

_Sema_

Biyoloji de insanı inceler. Örneğin, anatomi hem insanın kendi fizik yapısını hem de onun karşısında olan diğer hayvanların fizik yapısını inceler. Fizyoloji, embriyoloji ve diğer pek çok bilim de insan vücudunun çeşitli kısımlarının özel yönleriyle ilgilenmek zorundadırlar, insanın davranışı, aralarında psikoloji, sosyoloji ve tarihin de yer aldığı bilimler tarafından ele alınır. Bununla beraber, insanın yapabilecekleri ve yapamayacakları, onun biyolojik niteliklerinin izin verdiği ya da vermediği şeylerin derecesine bağlıdır. Köpek yüksek frekanslı ses dalgalarını çok iyi bir şekilde duyabilir, ama insan bunları duyamaz. Öte yandan, bir köpek yerden bir taşı alıp fırlatamaz ya da matematiksel oran pi ile ilgilenmez. Hangi hayvan daha gelişmiş? Hangi yönüyle? Bunların sebebi kültür olabilir mi?

_Erdal_

İnsanları sınıflandırmaya gerek yok bence, buna çok karşıyım! Sonuçta bütün bu enerjiden bir sürü sonuç çıkıyor olacak. İnsanla ilgili bilinen tüm o şeyleri olduğu gibi paylaşabiliriz.

_Leyla_

Katılıyorum. Sonuç olarak zaman tüm bu değişikliklerde en önemli faktör. Size göre, zaman içerisinde her canlı değişiyor. Ve insanın gelişmesi bir yana geriye gittiğini gösteren de birçok bulgumuz var. Uzay, Zaman ve Işık konu başlığı altında bu başkalaşımı gözler önüne sermemiz daha doğru olur, kanaatindeyim!

-İnsan Belgeseli Fikir-

_?_

Bilime gönül vermiş insanlar böyleydi işte. Önce araştırılan varlığı sınıflara ayırıyorduk, sonra bu sınıflara başkan oluyorduk! Olaya çok karanlık bir tepeden diğer tepeleri aydınlatmak maksadıyla bakıyorduk. Büyüteç, Mikroskop, Teleskop ya da Hubble hiç fark etmez! Aydınlatmak istediğiniz yere bu araçları tutmanız gerekiyordu.

Defalarca bizi yanılttığına emin olduğumuz organa “Göz” denir. Ve görmek için kullandığımız bu gözler, aslında su altında görmek için tasarlanmıştır. Karaya çıktığımızdan beri görme duyumuzu yitirdiğimizi bu insanlarda biliyor olmalı.

Balinalar insanlardan çok daha gelişmiş bir solunum sistemine sahiptirler. Bir insanın ciğerleri 4 litre havayı içine alabiliyorken, bir balinanın ciğerleri 3000 litre havayı içine alabilir!

Köpeklerin kulakları insanlardan çok daha iyi duyduğuna göre, yaşamı bir de onların kulaklarından dinlemeyi denemeliyiz!

Temel konuları bile unutan bilim insanlarıyla çalışmak, sanki kötü bir fikirdi! Ama her zaman zihinsel antrenman yapma fırsatı bulamıyordum. En iyisi sessizce düşünmekti!

_Erdal_

Hey felsefeci, sen ne diyorsun peki?

_?_

Şimdilik hiçbir şey, düşünmeye devam etmek istiyorum!

Mutlu Ereriş
Fantastik

Bir Çift Tek Aşk 5

23
Bir Çift Tek Aşk 5
Bir Çift Tek Aşk 5 - Edebiyat

Bir Çift Tek Aşk 5 – Erkek

Uzun bir süre yürüdük. Güneşin ışığı artık ayaklarımıza vuruyordu. Ufuk, geceyle boy ölçüşmeye başlamıştı. Sahilin sonundaki balıkçı barınağına varmıştık. Ve yol boyunca sürekli yüzüne baktığım için, yolun bittiğini çok geç fark etmiştim.

“Hava kararıyor ama seni hala görebiliyorum. Yani, henüz çok erken! Sen de acıktın mı bakalım?” Ağzı açık bir biçimde sırıtarak, “acıktım” diye cevap verdi.

-Bir Çift Tek Aşk 5-

Şapşal olduğumu düşündüğü için, şapşal bir surat ifadesi seçmişti. Neredeyse her hareketinde, kendi düşüncelerini taklit ettiğini görebilirdiniz. Bu farkında olarak yaptığı bir şey değildi. Sadece dile getirmedi diye, duyulmuyor sanıyordu.

Ama sır, gerçekte saklanan bir şey değildir!

Barınak
Balıkçı Barınağı


 – Balıkçıların barındığı yerde, balık mı yesek?

 – Şair, filan mısın sen?
 – Şiir gibisin!
 – Yiyelim!

Küçük tabureler serpiştirilmiş, iskele direğine bağlanmış, bir teknenin önüne oturduk. Yaşlı adam martıya susmasını söylüyordu. Martı az önceki mahsulden kalan payı için ısrar ediyordu. Deniz ufak ufak ufak yakamoz yapmaya başlamıştı. Yaşlı adam siparişimizi aldıktan sonra, balıkların kafasını uçurup, martının suratına doğru fırlattı. Gülüyorduk ama olan yine balıklara oluyordu. Öpüşen sardalyalardan sipariş etmiştik. Kuyrukları çıtır çıtır olmalıydı. İlginçtir, kılçıkları alınmış balıklar öpüşe biliyordu! Pis pis sırıtmaya başladım.

Öpüşen Balıklar
Öpüşen Balıklar

 – Aklından neler geçiyor acaba?
 – Öpüşen balıklar..
 – Bu sana komik mi geliyor?
 – Hayır, çıtır çıtır!
 – Biraz şeytan olabilir misin?
 – İlginç değil mi? “Kılçıkları alınmış balıklar öpüşebiliyorlar!”

 

Gülüyordu. Gözlerinin içi gülüyordu. Ama belli etmiyordu. Sanki daha önce boğazında kalmış şeyler vardı. Lakin hiç önemli değildi. Çünkü; Bu sefer kılçıklarını almıştık, bu sefer midesine gidiyorduk! Küçük kramplar ya da minik kelebekler onun için çok yeniydi. Ağzım açık bir şekilde sırıtıyordum. Çünkü, çok güzeldi ve çok acıkmıştım. Bir süreliğine öylece durup, sessizce onu izlemeye karar verdim.

Karanlık bastıkça, geceyi daha çok aydınlatıyordu. Ay gerçekten kocaman olmuştu. Galaksideki yıldızların neredeyse yarısını yok etmişti. Bence, Sır gizemini yitirmeye başlıyordu. Ay çekirdeği buna benziyor olmalı, diyordum. Öpüşen balıklarımız geldiğinde iştahlarımızın benzer olduğunu fark ettim. Günah diye, tabağımız da hiç bir şey bırakmıyorduk. Yaşlı adam martıyı da unutmamıştı. Ona bir öpücük daha yolladı. Her şey işte buna benziyordu. Hiç bitmesin istiyordum. Büyülenmiştim.

Dünyalar Kadar
Dünyalar Kadar

 – Uzun zamandır, bu kadar eğlenmemiştim..
 – Ne kadar?
 – Dünyalar kadar!
 – Balıklar gibi öpüşemiyoruz, ama ay kadar çekicisin.
 – Romantik misin sen?
 – Şimdi mi?
 – Genel olarak, romantik misin?
 – Doğal olarak, romantiğim, ben.. Turuncu şey!

Zaman yaratmak için uykusuz kalabilecek kadar, ileri gitmeye başlamıştık. Balığı fazla kaçırdığımızdan sanırım, balık gibi hareket ediyorduk! Sahil koca bir akvaryuma dönüşmüştü. O sahilde bulunan küçük bir mağarada kaybolmak ister misin? dedim.

İstedi!

Günah diye, arkamıza bile bakmıyorduk!

Mutlu Ereriş
Edebiyat

İnsan Belgeseli Başlangıç

20
İnsan Belgeseli
İnsan Belgeseli - Fantastik

-İnsan Belgeseli-

Evrenin yaşı 14 milyar. En yaşlı yıldız, 1o milyar yaşında. Bu yaşlı yıldızın adı Metuşelah! Evrende yaklaşık 100 milyar galaksi var. Her galakside ortalama 200 milyar yıldız bulunuyor. Tam sayıyı çıkartmak için, evrende olduğu bilinen galaksilerin sayısı ile galaksilerde bulunan ortalama yıldız sayısını çarpmanız gerekiyor. 22 sıfırlı olan 10 sekstilyon sayısını buluyorsunuz. Kavrayabileceğimizden çok daha fazla! Yani, evrendeki yıldızların sayısı, dünya kumsallarında bulunan kum taneciklerinden çok daha fazla!

Bizim güneşimiz de bir yıldız ve 5,5 milyar yaşında. Gezegenimiz dünya ise 4,5 milyar yıldır dönmeye devam ediyor. Büyük patlama sonrası var olduğu düşünülen tek bir parçanın, bütünüyle ortalığa saçılması, tüm bu varlıkları yaratmış. Ama gördüğünüz gibi hep farklı zamanlarda, demek ki yaratmak, zaman alıyor.

Galaktik sayılar, bazı gerçekler içerir. Biz tek bir gerçeğe odaklanacağız. Ve hikaye bu çerçevede şekillenecek. O gerçek ise yaratma eyleminin zaman aldığıdır.

İnsansı ilk varlık, Australopithecus, ilk Hominid (insansı) 3 milyon yıl önce Afrika savanların da yaşamış. Homo Habilis, alet yapan ve kullanan ilk Hominid türü. Homo Erectus, 1,5 milyon yıl önce Homo Habilis’ten evrimleşmiş. Ateş yakabiliyor. Avcılık yapabiliyor. Barınakta yaşayabiliyor. Ve biz modern insanlara en çok benzeyen son tür ise Homo Sapiens, bazı varyasyonları var. Heidelberg, Swanscombe, Steinheim ve Weimar gibi. Neandertal olanları 130000-30000 yıl önce Cro-Magnon olanları 90000 yıl önce yaşamışlar.

Araştırmalara göre büyük patlamayla oluşan evren durmadan genişliyor. Buda demek oluyor ki, patlamadan hemen sonra yaratılan galaksiler, yıldızlar ve gezegenler var. Bu varlıkların içinde süren yaşamsal faaliyetler var. Oldukça gizemli ve sihirli görünüyor. Ya da altında, aklımızın alabileceğinden çok daha büyük bir hesapta olabilir.

Büyük patlamayla yaratılan sadece “Evren” değil. Onunla birlikte “Zaman” da yaratılıyor. Dolayısıyla farklı aşamalardan geçen bu sürecin, 6 günde tamamlandığı söyleniyor. Kozmik takvime göre güneşin doğum günü 31 Ağustos yani 5,5 milyar yıl önce bu tarihte doğmuş. Dünya da yaşam ise 3,5 milyar yıl önce başlıyor.

-İnsan Belgeseli-

Yaşamın kaynağı bilim tarafından çözülememiş en büyük gizemlerden biri. 9 Kasım’da canlılar nefes almaya, hareket etmeye, beslenmeye ve çevresine tepki vermeye başlıyorlar. O öncü mikroplara, çok şey borçluyuz! He evet, bir de şey var. Seksi de onlar bulmuş! Kozmik yılın 17 Aralık günü epey hareketli. Denizde yaşam geliştikçe gelişiyor. Bir canlı, ilk kez karaya çıkıyor. Tiktaalik! İlk çiçek 28 Aralıkta açıyor. 30 Aralık sabahı saat 6:24’te dünyaya gök taşı çarpıyor. O sırada yeryüzüne hakim olan “Dinozorlar” birden yok oluyorlar. Yani, evren 13,5 milyar yaşına gelmiş ve biz insanlardan hala tek bir iz yok!

Bu takvimin temsil ettiği uzun zaman zarfında, biz insanlar ancak kozmik yılın son gününün son saati dahilinde evrimleşebildik. 23. saat 59. dakika 46. saniye! Kayda geçmiş tüm tarihi veriler, son 14 saniyeye işaret ediyor. Adını duyduğunuz her bir insan da, bu zaman diliminde yaşamış. Tüm o krallar ve muharebeler, göçler ve icatlar, savaşlar ve aşklar, tarih kitaplarındaki her şey, kozmik takvimin son saniyelerinde gerçekleşiyor. Biz kozmosta yeniyiz! Hikayemiz kozmik yılın son gecesinde başlıyor. Yılbaşı gecesi saat 21:45..

3,5 milyon yıl önce atalarımız bize bu izleri bırakıyor. İki ayak üzerinde durabilmemizle birlikte sabit şekilde yere bakmayı bırakıyoruz. Artık büyülenmiş vaziyette gökyüzüne bakabiliriz. Avcı, toplayıcı, göçebe yaşamaya başlıyoruz. Alet yapmak ve kullanmak, hepsi kozmik takvimin son bir saatinde gerçekleşiyor. 23:59’a dönersek resim çizmeye 30 bin yıl önce başlıyoruz. Astrolojide aynı tarihte hayata geçiyor. Yıldızları okumayı öğreniyoruz. Yerleşik hayata geçiş 6000 yıl kadar önce gerçekleşiyor. Aynı zaman diliminde yazıyı icat ediyoruz. Bu da bizi ölümsüz kılıyor.

Hz Musa 7sn önce doğuyor. Buda, 6 sn önce. Hz İsa, 5 sn önce. Hz Muhammed, 3 sn önce. 2 sn’den kısa süre önce, dünyanın iki yarısı birbirini keşfediyor. Ve kozmik takvimin ancak son saniyesinde, doğanın sırlarını ve kanunlarını incelemek için bilimi kullanmaya başlıyoruz.

-İnsan Belgeseli-

Bu iskeleti oluşturmadan hikayenin tadı çıkmazdı!

Yıl 2019, insanlar dinozorlardan daha öfkeli ve neredeyse 100 yıldır yaratılan hiç bir şey yok! Yakında üzerimize gök taşı düşeceğinden şüpheleniyorduk. Beş arkadaş, bu yeni insanlık türüyle ilgili bir belgesel çekmeye karar vermiştik. İhtiyacımız olan tek şey bütün bu evreni gözler önüne seren teleskoplardan bir tane edinmekti. Mikropları inceleyecek olsaydık bir mikroskop alırdık. Hayvanları küçük bir kamerayla bile inceleyebiliyorduk. Ama insanı farklı ölçeklerde ve zaman dilimlerinde seyretmeyi, daha doğru buluyorduk. Çünkü, çıplak gözle incelenemeyecek kadar geniş bir alana yayılmışlardı!

Yağmurlu bir günde, karanlık tepelerin ardında kalan bir mekanı gözlem yapmak için tutmuştuk. Antropolog arkadaşımız Latif, insanlardan uzakta olmamız gerektiğini savunuyordu. Astronom olan Leyla ise, ona hak veriyordu. Kendi halinde bir Fizikçi olan Erdal, zaten tüm hayatımı böyle geçirmeyi planlıyorum, diyerek gülümsedi. Biyolog Sema benim için fark etmez diye ekledi. Felsefeci olan bendeniz ise, insan iskeletleri hakkında bilgisi olanları, insanlara yakın buluyordum. Astronomik olarak insanlardan uzak durmak mümkün değildi! Quantum da buna izin vermiyordu zaten! Ve biyolojik olarak hepimizin ait olduğu bir grup mutlaka vardı. Pek ses etmedim, çünkü sadece düşünüyordum!

Bazı sınıflandırmalar yapmak için beyin fırtınası çıkarmak biz Felsefecelerin işiydi. Genelde deneyler düşünceye bazı sınırlar koyduğundan bu tip hareketlenmelerde Erdal olaya el atıyordu! Gece henüz daha yeni yeni başlarken Leyla gökyüzüne takılıp kalmıştı. Latif ve Sema ise bu yeni tür hakkında bir çerçeve oluşturmaya çalışıyordu.

Devam Edecek…

Mutlu Ereriş
Fantastik

Bal Köpüğü

20
Bal Köpüğü
Bal Köpüğü - Erotik Hikayeler

-Bal Köpüğü-

Sıradan bir öğleden sonrasıydı. Sıra dışı hayaller kurup, uyandığıma şükrediyordum. Yalnızlığın tek garantisi de, hayal kurabilme özgürlüğüydü! O sırada aynaya doğru gittiğimi bilmiyordum. Yüzümü böyle görmeye, hiç alışkın değildim. Saçlarım yastığın etkisiyle çatallaşmıştı. Sakallarım dudaklarımı örtüyordu. Uzun zamandır aynadan kaçtığımı ya da gözlerimi kaçırdığımı düşünmeye başladım.

Avuçlarıma doldurduğum musluk suyuyla, gözlerime, dudaklarıma ve suratıma şekil verdikten sonra dışarı çıkıp kuşları izleyecektim. Ve kıyafetlerim için enerji harcamak istemiyordum. Sokağa çıktıktan sonra önce caddede ki kafe’ye, oradan da yeşil parka gitmeye karar verdim. Kafe, buhar teknolojisinin hala ne kadar önemli bir buluş olduğunu söylüyordu. Küçük sosisler ve bir kaç yudum çay olmadan, hayat çok tatsız olabilirdi.

Bence, bulduğumuz şey ateş değil, buhar teknolojisiydi!

Parka giderken etrafımda olup bitenlere karşı duyarlı, hassas bir insana dönüşüyordum. Yazın etkisi sanırım, içimdeki yalnızlığı bastırmak için buhar teknolojisinden faydalanıyordum. Düşünsenize, kaynayan her şey birden buharlaşıyor. Sizden çalınan o su birikintisi, aslında canınız! Terlemek bu yüzden, hem günah hem de sevaptır!

Neyse, kaldırımda dolanırken sağ omzumu sıyırıp geçen, delici bakışlarına dayanamadığım bir kadınla karşılaştım. İkimizde aynı yöne doğru yürüyorduk, lakin durmadan göz göze gelmemiz, çok acayipti! Ulaşmak istediğim yere birlikte gidiyorduk ve sanki aynı yolda yürüyorduk!

Her zaman ki gibi, parkın köşesinde duran sakin, sessiz ve ıssız mekanıma doğru ilerledim. Çırılçıplak bıraktığım son bahar ağacım, onu ilk gördüğüm bahara benzemişti. Etrafta meyve kokularının dedikodusu eşliğinde, yeşil gövdelerini eğen, ölüp ölüp dirilen, değişik bitkiler fingir-diyordu. Belli ki “Doğa Ana” onları ziyaret etmişti.

-Bal Köpüğü-

Oturacağım örtüyü çim olmayan yerlere, ayaklarımı ise çimlere serdim hemen. Ve çantamda taşıdığım Chardonay şişesini, hemen önümde duran gölete emanet ettim. Yanımda iki çeşit sandviç, iki tane kadeh vardı. Çerez ve bazı peynir dilimlerini de unutmamıştım. Kendimce düzenimi kurduktan sonra, ufak ufak havayı solumaya başladım. Ağaç gören tüm varlıklar gibi!

Derin bir nefes alacaktım ki! Hiç bir hazırlığı olmayan o kadın, tam karşımda beliriverdi. Yanıma gelmeye cesareti yoktu. Ama sürekli karşıma çıkıyordu. Beni görebileceği bir yere, nefes almak için oturdu. Bu davranışı ona alıcı gözle bakmama sebep oluyordu.

Turuncu saçları ucundan tutuşturulmuş gibiydi. En can alıcı renkler, saç tellerinin orta kısmındaydı. Yüzü teninin renginde olsa da, yüzünde muntazam ve ona çekicilik katan çiller taşıyordu. Gözleri bal köpüğü diye tahmin ettim. (Yani bir kısmını hayal ettim, şimdilik!) Üzerinde, onu çilekmiş gibi gösteren, beyaz puanlı bir elbise vardı. Elbisenin rengi kırmızıydı. Piknik kıyafetini andırıyordu. İri göğüsleri kıyafetine pek uymuyordu. Ama kıyafeti beline çok uygundu. Yukarıdan aşağıya süzeceğiniz bir beden değildi. Daha çok aşağıdan yukarı doğru süzülüyordu. Aşağı yukarı benimle aynı boydaydı diyebilirim. Bu yüzden gözlerini şimdilik hayal ediyordum. Ama bal köpüğü olmalıydı!

Teni kızaran birine hassas olduğunu söylerseniz, utancından kızarmış ta olsa, güneşi suçlar! O sebepten koca parkta tam olarak karşımda ne işi olduğunu merak etmeye başlamıştım. Bir de gözlerini onun sesinden dinlersem, bal olsa köpürür diye düşündüm.

Ayağa kalkıp yanına gittim. Yaklaştıkça gözleri görünmez oluyordu. Bakışlarını kaçırmasa, çilleri daha da göz alacaktı. “Merhaba, beni mi takip ediyorsun?” Yere baka baka, başını bile döndürmeden! “Yoo, tabi ki hayır. Bunu da nereden çıkardın?” Suratını nişan almış, yüz yüze gelmeye çabalayan bir adam olarak. Davranışlarına pek anlam veremiyordum. “Adın nedir?” Çimlerin üstünde dengede kalmasını sağlayan parmaklarını kırarak, tırnaklarıyla toprağı eşeliyordu. “İstanbul” dedi.

İsminin anlamı gözümde hemen canlanmaya başladı. Boğazı, oradan geçen gemileri, tırnağına bulaşan toprağı ve içinde yaşadığımız gezegeni, bu minik kadının gözlerine sığdırmış olmalılardı. “Buraya hazırlıklı geldim. Birlikte piknik yapmak ister misin?” Bunu istediği çok belli olsa da, hala cesareti yerine gelmediği için, çekimser bir tonda söyledi. “Olur!”

“Adım “İzmir” tanıştığımıza sevindim.
Bu pikniğin güzel tarafı
ne biliyor musun?
istediğin tarafa bakabiliyorsun.
Ağaçlara, gökyüzüne, göle ve daha bir sürü şeye.
Ve, iyi ki geldin İstanbul.”

“İşte bunun için bir türlü buradan çıkamıyorum. Dış dünyaya karışmaktan korkuyorum” dedi İstanbul. “Yeni insanlarla karşılaşmaktan ve yeni duygular yaşamaktan korkuyorum” dedi.

“Anlıyorum” dedim. “Ama öyle sanıyorum ki, bunu yapabilirsin. Dışarı çıkmayı başarabilirsin.” İçtenlikle gülümsüyordu. Onu bir süre yavaş yavaş izledim. Suskundum, rahatlaması için ona zaman veriyordum. Sırtını yere bırakmış, ağaçların dalları arasından gökyüzüne bakıyordu. Bense ondan gözlerimi alamıyordum.

Hınzır zihnim, kurduğu fantezileri anlatmaya başlamıştı. Kehribar taşından yapılmış, bol köpüklü bir kolyeyi boynuna dolamıştı. Çırılçıplak bedenini o kolyeye mühürlemişler gibiydi. Ruhu o taşın içinde fosilleşmiş, küçük bir kadına bakıyordum sanki.

Dudakları etli, ağzı hafif aralıktı. Nefes alırken göğüsleri daha da büyüyordu. Aldığı nefesi pek geri vermese de, zamana bu şekilde hakim olmaya çalışmak pek yaşamak sayılmazdı. Bacakları dilime dolandığı için, sessizce bekliyordum. Ellerini göbeğinin üstüne koyduğu için, rahatlamasını diliyordum. Ve gözlerinin bal köpüğü olduğunu, artık bilmek istiyordum.

Birden konuşmaya başladı. Hiç kımıldamadan duruyor, sadece ağzını hareket ettiriyordu. “Peşine takıldım çünkü, yalnız başına bu kadar mutlu görünen ve nereye gittiğini bilen, bu Adamı merak ettim” dedi.

Ellerini göbeğinden çekti ve bileklerini gökyüzüne çevirerek, kollarını iki yana açtı. Bacaklarını uzatarak kutsal toprakların sembolü olmaya, el değmemiş bedenini kurban etmeye ve hatta rahatlamaya başlıyordu. Kolları “Haç” gibi iki yana açık ve bekaretin temsilcisi gibi uyuya kalmıştı sanki. “Tanrı Seni Korusun” dedim ona.

Birden bire göz kapakları açıldı. Işıldayan gözleri gölgemi takip etmeye, bakışları dudaklarımı izlemeye, sessizliği ruhumu dürtmeye başladı. Nihayet gözlerine dalmıştım. İki küçük peteğin içinde, keyiften köpürmüş, o bal gibi görünen, gözlere dalmıştım. “Kimsin sen?” diye mırıldandı.

Ona “Bal arılarının efendisi olduğumu söyledim.” Aradığım kovanı bulduğumu, içinde yaşamak istediğimi, beni tahrik ettiğini de söyledim. Saatlerce o ağacın altında seviştik. Chardonay şişesini yarılamıştık. Gözlerimin içine bakarak. “Ölmek insanın canını çok yakar mı?” diye sordu.

Evet yakardı. “Ama yaşamaya devam etmek, bundan çok daha acıydı!”

Sağlıcakla.

Mutlu Ereriş
Erotik Hikayeler

Bety Liberty Özgürlüğün Sancaktarı

6
Bety Liberty Özgürlüğün Sancaktarı
Bety Liberty Özgürlüğün Sancaktarı - Edebiyat

-Bety Liberty Özgürlüğün Sancaktarı-

Greyzone sokaklarında siyasetin arttığı yıllardı. Caddeler pislikten akışkanlığını yitirmiş, mazgallar su geçirmez saatler gibi, zor yıllar biriktirmişti. Taşkın bir grup, bir kötünün himayesinde, yoksul ve tepkisiz halka saldırıyordu. Şehirden sorumlu olan soylu kişi “Donquite” adıyla tanınan güçlü lider! Genel olarak sevilen, adil bir adamdı. Yine de yeterince güçlü olmadığını biliyorduk.

“Donquite,” ailesini alıp en seçkin adamlarıyla birlikte “Gümüş Zirve” adını verdikleri, on yılda bir düzenlenen, liderler toplantısına gitmişti. Hal böyle olunca, şehrin güvenliği tehlikeye girdi. Ve bunu fırsat bilen Eşkiyalar ortalığı karıştırmaya, yağmalamaya başladılar!

– Hoho haha haha! Yakalayın şunları. Tüm mallarına el koyun. Parası olmayanı öldürün!

– Haha hah! Kaptanı duydunuz çocuklar! Parası olan yaşadı!

Gözleri yaşanan vahşeti görünce büyümüş, küçük bir kız çocuğu. Köşedeki fıçının arkasından olup bitenleri izliyordu. Elindeki şişeyi göğüslerine sımsıkı bastırmış ve ne tarafa gideceğini şaşırmış haldeydi. Yakınında duran yaşlı adamın ölümünü, dehşet içerisinde izledikten sonra. Nefes nefese halde, koşarak kaçmaya çalıştı.

– Hoho haha haha! Çocuklar durdurun şu küçük kızı, onu hemen bana getirin! Elindeki şey de ne? Onu istiyorum! Hemen dedim size! Hoho haha haha!

İri yarı bir adam. Emredersin Kaptan! Dedi ve kızı hemen yakaladı. Şişeyi almaya çalışsa da beceremedi. Lakin, Kaptan kızı bileklerinden kavrayıp, şiddetle sarsınca. Şişe yere düştü ve kaptanın ayaklarının ucuna doğru yuvarlandı. Göz bebekleri titreyen kız. Belli belirsiz sesiyle, o şişede süt var. Yetim çocuklar için, süt! Fakiriz ve zorluk çekiyoruz. Bizimle ne alıp veremediğiniz var? Bırakın bizi, bırakın! Diye bağırdı.

– Hoho haha haha! Bundan sonra zorluk çekmeyeceksiniz! Sefil yaşamınıza bir son vermek için geldim. Ne güzel kurtulacaksınız işte! Hoho haha haha!

Kız donup kalmıştı. Aklına korkmak ve kaçmak dışında hiç bir şey gelmiyordu. Yıllardır tanıdığı tüm o insanlar, aynı davranışı sergiliyorlardı. Korku içinde kaçmak!

Bir insan diğerine neden böyle davranır, anlam veremiyorlardı. Kılıcı havada duran bir haydut’a ne yapılır? Ne denir? Nasıl tepki verilir? Cevap yoktu!

Haydut’un hemen sağında birdenbire, bir gölge beliriverdi. Sakin ve çok güzel bir kadın gölgesi! Bordo renkli, vücudunu sıkıca saran, pantolon ve deri ceketten oluşan kıyafetini, büyük boyutlarda bir şapka tamamlıyordu. İri göğüsleri ve gözlerini saklayan bir güneş gözlüğü vardı. Saçları renkliydi. Sanki mavi!

-Bety Liberty Özgürlüğün Sancaktarı-

“Evet, sefilsiniz! Bu bir gerçek!” Dedi, küçük kıza. Sağ elinde sancak taşıyan, bu bordo renkli kadın. Etrafı kasvetli bir sessizliğe bulamıştı.

– Hoho haha haha! Sende kimsin ha? Çok güzelsin, hemen yakalayın şu kadını ve bana getirin sizi aptallar! Dedi, Kaptan. Hoho haha haha!

– Adım Bety! Bana “Özgürlüğün Sancaktarı” derler. Seninde söylediğin gibi, tüm sefillere son bir şans vermeye geldim. Beni yakalayamazsın!

– Hoho haha haha! Sevdim seni. Kadınım olmana izin vereceğim. Hoho haha haha! Yakalayın onu dedim size, ne duruyorsunuz aptal herifler!

Bety sancağını, acı çeken köylülere doğru çevirerek, rüzgara ters yönde, sağa sola savurmaya başladı. Yaptığı şeye ilk bakışta anlam veremedik. 

“Sizi sefiller! Neyi bekliyorsunuz.
Bu çakalların yemeği olmak mı istiyorsunuz?

Kimin hayatta kalacağına, şu küçük lokmalar mı karar verecek?”

Grey Zone’un evlatları! Adım Bety Liberty!

Şu an itibariyle; Konuşmak ve ifade etmekte özgürsünüz! İnanç, sizin inancınız. İstediğiniz Tanrıya, istediğiniz biçimde, tapabilirsiniz! Yoksulluktan kurtulmakta özgürsünüz! Korkudan kurtulmakta özgürsünüz!

Ben, Bety Liberty’im ve bugün burada diktatörlüğe meydan okumaya gelmiş bir Greyzone ordusu görüyorum. Özgür insanlar olarak savaşla burun buruna geldiniz. Özgürlüğünüz olmazsa ne yapabilirsiniz? Savaşabilir misiniz?

Evet savaşırsanız, ölebilirsiniz. Kaçarsanız, biraz daha yaşayabilirsiniz. Ama bundan yıllar sonra yatağınızda ölümü beklerken. O yaşadığınız günleri bugünle değiştirmeyi hayal edeceksiniz! Bu fırsatı düşleyeceksiniz ve bugünlere dönüp şunu söylemek isteyeceksiniz. “Hayatlarımızı alabilirler! Ama özgürlüğümüzü asla elimizden alamazlar!

Özgür Grey Zone’a!!!

Sancak dalgalanırken, kalbimiz daha hızlı çarpmaya başladı. Ezilmekten vazgeçen insanlar değildik. Bu duyguyu ilk defa hissediyorduk. “Acısını hissetmediğimiz yaraları iyileştiremezdik.” “Sesimiz duyulsun diye isyan edecektik!” “Köleler özgür olmak isteyenlerden nefret ediyordu!” “Ve bir çiçeği öldürseler bile, baharın gelmesine engel olamazlardı.”

Bety, devrimin ordusunu kurmuş, okyanusun en azgın dalgalarına hayat vermişti. Neyimiz var, neyimiz yok saldırmaya başlamıştık. Caddeleri kanlarıyla yıkayıp, mazgalları tek tek temizledik. Yıllardır biriken zorlu koşulları, yerin dibine, yani yer altına yolladık.

Birliğin gücünden, bu kadar kısa sürede etkileneceklerini bilmiyorduk.

Özgür Grey Zone’a!!!

NOT: Savaşları başlamadan bitiren şeye “özgürlük” denir! Biri sizi engelledi diye “köle” olmazsınız. Tek engel “zihin” ‘dir!

Mutlu Ereriş
Edebiyat

Yani Yo Man

15
Yani Yo Man
Yani Yo Man - Edebiyat

-Yani Yo Man-

Televizyonda belgesel var.. Tuncel Kurtiz’in (Allah Rahmet Eylesin) sesinden vahşi doğayı ve edebiyatını dinliyorum.. Edebiyat diyorum çünkü, vahşi doğayı bile o anlatıyor.. Mesela Afrika’da bir çölde! Su bulan Çitalar var.. Onları Afrika’da su bulamayan çocuklar seyrediyor.. Daha derine iniyorum, birden. Sanki bu belgeselde, Çitalar, o susuz kalmış çocukları avlıyor.. Çocuklar susuzluktan ölmesin diye yaşıyorlar, bu hayatı.. Sırtlanlar, seviniyor mu (?) Üzülüyor mu (?) Belli değil.. O kadar yükü bana versen, sırtlanmam valla.. Bu dünyada, beyin potansiyelinin, tamamını kullanan tek hayvan kuş bence.. Bu yüzden uçabiliyorlar.. Afrikalı çocuklarla beslenen, o çitaları görmekten kaçıyorlar.. Ülkede güneş var diye, susuzluk var sanıyorlar.. Güneşin derdi, ısıtmak!

Hem de, ne var biliyor musunuz? Güneş tüm sıcaklığını, tüm varlıklara eşit dağıtırmış.. Sevgi gibi.. O da (!) Öyle! Tüm varlığına eşit dağılıyor.. Bazen güçlü cümleler kuruyorum.. Kilidi, kırabilmek için.. Bağımsızlık ve kilidi kırmak, güçlü cümleler için esir olmak gibi.. Şair olan perişan olur, diye.. Perihan’a söyleniyorum.. Berivan’a .. Neslihan’a .. İşte böyle ritm tutuyorum.. Derdi olana, dert ortağına, aynı satırları tekrar tekrar okuyorum.. Çok iyi yazdığım için, piç piç sırıtıyorum.. Şu sırtlanlara..

-Yani Yo Man-

Yakışıklı, ölmüş, bugün bile yaşayan, şairler tanıyorum… Üzgün, gebermiş, terkedilmiş, romancılar biliyorum.. Ağızlarından geleni söyleyen, hiç susmayan yazarlar var… Gözlerinin fotoğrafını çekmiş yazarlar.. Dilini kağıda kaptırmış yazarlar.. Kendini hipodromda sanan yazarlar var… Nişan alıyorum boşluğa, boşlukta kalan yazarlar var..

Benim ördüğüm çorabın içinde senin ayakların var.. Senin ördüğün çorabın içinde, ayaklarım.. Bir gece, ulan bir gece, duyduğum yalanlar var.. Bir gecelik yalan, gündüzleri yalanmaz.. Ustura gibi bir dil, traş olacak bir cilt, bir kaç tane de, fasikül bırakmışlar.. Oku babam oku, yazdıklarımı bulamıyorum.. Narsist mi (?) Yoksa, kendini mi beğeniyor (?) .. Fasikülleri inceledim.. Okuduğum en boktan eserler fasiküllerdir.. Şu Quantum çağında, fasikülün yarattığı paralel evrenleri düşünsenize.. Fasikülte kurulabilir.. Uçmak için kuş beyinli olmak lazım.. Potansiyeli az olan çabuk doluyor kardeşim diye, itiraz ettim.. Şakacı dediler bana, şakacı.. Ruhuma dokundu belgesel, ruhuma..

Tuncel Kurtiz! Edebiyat seninle bir başka güzel.. Televizyonu kapattım.. Sonra her şeyi unutmaya karar verdim.. Biraz dinlenmek için bu kararı vermeliydim..

Yani yo Man..

Edebiyat diyorum, çünkü.. Vahşi doğayı bile o anlatıyor!

Mutlu Ereriş
Edebiyat

Rüzgar Çiçeği – Gökyüzü Adası

15
Rüzgar Çiçeği Gökyüzü Adası
Rüzgar Çiçeği - Gökyüzü Adası - Edebiyat

-Rüzgar Çiçeği – Gökyüzü Adası-

Boyu uzun olunca insanın gözünden hiç bir şey kaçmıyor. Tamam, elinden kaçıyor olabilir. Ama bu sefer de kısa boylu arkadaşlar ediniyorsunuz. Gözlerime kaçan kum tanelerini temizlemek için koca bir pervanenin önüne geçtim ben. Bu yüzden, şu rüzgara kapıldığımdan beri pilotum!

Bulutların üzerinde ya da içinde yaşayan pek fazla insan olmadığı için, örnek alabileceğim hiç kimse olmadı. Kendi başıma yolumu bulmak zorundaydım. Ve bana ilk destek olan kişi “Annem” oldu. Beni yuvadan iterken onu görmeliydiniz!

– “Oğlum sana emanet! Rüzgar! Eğer ona engel olursan gözüne, destek olursan içine kaçsın!”

Şair ruhlu bir kadındı. Kanatlarım var sanıyordu. Şansa değil de, daha çok kendine inanıyordu. Yuvadan erken uçan biri olarak, size hayatı pek umursadığımı söyleyemem. Ve hiç bir zaman bir bok çuvalı gibi yere çakılmadım. Bu durumda ayaklarımın üstünde durabildim mi? Pek bilmiyorum. Ama ne için yaşadın derseniz, “özgürlük” diye haykırabilirim.

“İnsan bir mağarada değil, gökyüzünde yalnız kalabilir!” Çünkü; Bu tür bir yalnızlık, ayaklarınızı yerden kesiyor. Çünkü; “Çocukların gördüğü rüyalar, yetişkinlerin oyun sandığı gerçeklerdir.”

Oyun olduğunu bilmeyen çocuklar, oyun olduğunu anlayan yetişkinlerle savaşıp dururlar.

1 Haziran 1939’da Focke-Wulf FW-190 modelinin ilk uçuşunu gerçekleştirdim. Kuzeybatı Fransa üzerinde en iyi av uçaklarıyla takışıp. Tek kişilik bir av uçağıyla, kara-taarruzu ve gece avı tatbikatlarını tamamladım.

Anlayacağınız, gökyüzünde yalnız kalmak için sürekli savaştım!

Uçağımın adı Rüzgar Çiçeğiydi. Bulutların üzerinde ya da içinde yaşayan birileri var mı diye, durmadan etrafa bakıyordum. Bilirsiniz, kendi başıma yolumu bulmak zorundaydım. Annemin beni emanet ettiği rüzgarın dalından artık kopmuştum. Ve yolumu her kaybettiğimde, yani geceleri.. Çiçeğimin kanatlarını bulutlara sürterek, dökülen kırıntıları takip ediyordum.

-Rüzgar Çiçeği – Gökyüzü Adası-

Rüzgar çiçeğiyle birlikte oradan oraya sürükleniyorduk! “Yıldızları takip etmek astronotların işidir!” Ben daha çok, gökyüzünde bulunan adalarla ilgileniyordum. En azından bir tane olmalıydı. Bu kadar zaman uçtuktan sonra, kendimi ait hissedeceğim, o evi artık bulmalıydım.

O sabah, sivrisineklerin tüttüğü bataklığın kıyısına oturmuş, tam kafamın harcı olan sigaramı tüttürüyordum. Bataklığın kıyısında sakin bir andı aslında, sadece ruhum rahatsızdı. Ben girdapları seviyordum, fırtınayı, gökyüzü adalarını, tanrının tüttürdüğü sigaranın dumanını seviyordum. “Bir gün gerçeğin ta kendisini bulunca onu fena benzeteceğim,” derdim hep.

Ayağa kalkıp, dere yolunu takip ederek, gökyüzüne baka baka baş kaldırıyordum yine toprağa, o da beni istemiyordu zaten, bu çok belliydi. O öğleden sonra, rüzgar çiçeğiyle birlikte, gökyüzüne tırmanan bir kartalın peşine takıldık. Kuzey batı yönünde ilerliyorduk ama nereden başladığımızı bilmediğimiz için, pusulaya pek ihtiyacımız olmazdı.

Gözlüklerimden kurtulmaya karar verdikten sonra. Bulutların arasında bana sırıtan, güneşe doğru gitmeye başladık. O sırada, sanki bir arı bulutu kovanına bal arıyormuş gibi, dadandı birden çiçeğime.. Kokpitin kenarını ve kanat uçlarını ısırdılar.. Arıların yetiştiği bir pilotu, Annem yetiştirmiş olamazdı! Hala uçabiliyorken, bunun hesabını sormalıydım..

Bulutların arasına dalıp bir kaç kez pike yaptıktan sonra, arıların kovanı P-51 Mustang birden kucağıma oturuverdi. Kuyruğu gayet güzeldi, nişan almama gerek kalmıyordu. Kanatlarının üstünde yıldızlar vardı. Baş döndürsün diye oradan oraya savruluyor gibiydi. Pervanesi gözünüzü alıyordu. Pilotu serinletmek amacıyla oraya monte edilmiş bir rüzgar gülünü bahçemden koparacaktım. Ve ileride duran vadiye, zambakların yanına dikecektim. Sinekler etrafında uçuşabilecekti.

Göz kamaştırıcıydı. Güneş göz kırptığında, parmaklarımda tetikle buluştu. Sanırım, iki dakika otuz üç saniye sonra P-51 Mustang çığlık çığlığa gökyüzünden akan yaşlar gibi düşmeye başladı. Onu takip edebiliyordum. Gözümden düşmesini hiç istemedim, onu unutmayı da. Bu yüzden son ana kadar peşindeydim. Ve aldığı ısırık sonucu hayatını kaybetti!

Biliyor musunuz? “Göklerde yaşamak için, kanatlardan fazlasına ihtiyacımız var!”

Sevgiler..

Mutlu Ereriş
Edebiyat

Aslında Aynı Şey Biliyor musun?

22

Aslında aynı şey biliyor musun?

Aklımı kullanıp, duygularıma hakim olmak.
Duygularıma hakim olup, bir kadına sahip olmak.

mi minör, pentatonik gam.
re minör, iki ton aşağıdan.
si minör, si minör, si minör,
mi minör, pentatonik gam.

Aslında Aynı Şey BİLİyor musun?

Beynimi kullanıp, bedenime hakim olmak.
Kalbimi kullanıp, buralara sahip olmak.aslında aynı şey biliyor musun



mi, mi, mi minör,
mi, mi, mi, minör,
la majör, la majör.
fa diyez, fa diyez!
iki ton pentatonik gam, iki kez daha.koro
Çocukları çağırın -solo- ya.
Odunları atın -soba- ya.
Haydi çıkın şu -duba- ya.
Katılın bu -koro- ya.

mi minör, pentatonik gam.
re minör, iki ton aşağıdan.
si minör, si minör, si minör,
mi minör, pentatonik gam.

Aslında aynı şey bİLİyor musun?

Yanında sensiz olmak, aynı şey.
Dut gibi kararıp, mosmor olmak, aynı şey
Anlatsam, dinlesen, aynı şey.
Dinler misin? Anlatsam.

mi, mi, mi minör,
mi, mi, mi, minör,
la majör, la majör.
fa diyez, fa diyez!
iki ton pentatonik gam, iki kez daha.

Aslında aynı şey biliyor musun?

Mutlu Ereriş
Jukebox

Eskisi Gibi Tat Vermiyor

27
Eskisi Gibi Tat Vermiyor
Eskisi Gibi Tat Vermiyor - Şiir

Mor Güneşin adını Ay koymuşlar.
Odası disko olmuş.
Eskisi gibi tat vermiyor diye.
Durmadan tadına bakmışlar
Terfi etmek nasıl bir şey biliyor musun?
su,
bira,
viski.

Annem kafana girmiyor, diye diye.
Yıllarca en güzel dalını vermiş.
Ben kafama girmiyor diye.
Anlıyor taklidi yapıyorum.

Rüzgar sesini duymuyor diye.
Esmeyi bırakmış.
Ben esmiyor diye.
Fırtına çıkardım.

Güneş beni ısıtamıyor diye.
Tepeme çıkmış.
Ben sıcak yahu, diye diye.
Bokunu çıkardım.

Terfi etmek nasıl bir şey biliyor musun?
Viskiye devam!

“Blues” müzik seviyorum diye.
Hendrix virtüöz olmuş.
Ben hüzünlüyüm diye diye.
Tadını çıkardım.

Tren ileri geri giderken.
Sola sağa giden araba çıkardım.
Yanlışlıkla CD okuyucuya dokundum diye.
Mızıka çalan adama, kaset çıkardım.

Terfi etmek nasıl birşey biliyor musun?
Viski,
soda içip,
sana dilimi çıkardım.

-Eskisi Gibi Tat Vermiyor-



Seni çok seviyorum diye.
Allaha inandım ben!
Yani kula!
Hakkını yemem ama.
Haksız da değilsin.
Nasıl kızsın buna.
“Sakız hanım”
Sende az ciklet değilsin.
Ama sen ağır sikletsin.
Aman Tanrım!
Terfi etmek nasıl birşey biliyor musun?
Tanrı olmaktan bıkmış usanmış,
-insan olmayı kabul etmekmiş!

Sigaramda kırmızı kül sevdiğimden.
Sürekli içime çekiyorum.
Kül tablasında tükenen.
Siyah kül olma diye.
Yazamıyorum artık.
Müşkülpesent!
Güç beğenen titizler diyorum.
Türkçe rapin kralı.
“whereishuman” farkı.
“whereishuman” farkı.

Değişiyoruz hepimiz, güllerde nağmelere, sen düşürme bizi, inleyen nağmelere, ki biz çok severiz, piyano çalmayı, bak bu klavyede şair düz yazıyor diye uzun bu pasaj, koridor bile oldu zamanında şimdi tünel, siyaset dilinde konuşuluyor namert edenler.

Sonuna kadar geçen yıllar, ne kadar sürüyor acaba durmak bilmeyen maceralar, hareket edebiliyorlar mı bak, aynı etkiyi yapıyor, ağır çekimde yazmak, sonuçta geriliyor sonuna gelenler, geçen yıllar ne kadar ki, düşürdün de bizi nağmelere, inleyen nağmelere, biz severiz hep çok piyano çalmayı, bu klavyede, şair düm düz yazıyor, düpedüz, paçası uzun boru paça bile oldu, şimdi bir tünelin ucu, siyaseten konuşurlar namertler.

Eskisi gibi tadı yok diye, durmadan tadına bakanlar!

Mutlu Ereriş
Şiir

Reklam Alanı

Popüler Yazılar

3000+ ABONE ARASINA KATIL
where is human?

Haftalık bültene abone olun, yeni içerikleri kaçırmayın.

Abonelik işleminiz tamamlandı.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.