Yalan yok gitmeyi düşündüm zaten. Tepelerin tozun peşine takılıp zirveye çıkanların sonunda ulaştığı uçuruma varmayı düşündüm. Üstelik gittikçe yükseliyordum. Yüzdükçe batıyor. Kaldıkça uzaklaşıyordum.
Hiç hesapladınız mı onca yolun ne kadarın da yalnızdık? Bu sadece bizim yolumuz muydu? Yoksa kalabalık mıydı yolumuz? Kaç kişi dahil oldu bu yolculuğa ve ne yaşadık? Hayvan olduğumuzu bile unuttuk bence! Haaa hala inceliyoruz o ayrı tabi!
Ne kadar hayvanız sizce?
Sakalları yeni terlemiş genç delikanlılar, okyanusa açılmıyorlar artık!
Eskidenmiş dünyayı keşfetmek!
Artık yarı beline kadar denize batmış kara parçalarının üzerinde yaşıyoruz!
O gençler sakallarını çoktan uzattı Ve karınları acıkınca denizden çıkan mahsüle dadanıyorlar!
Kör bir it bile bu kadar dayak yedikten sonra bir şeyler öğrenirdi!
Kayalar toz oldular. Biz de hala tık yok be!
olağanaltı
Tarih resimli olmasaydı hatırlar mıydık o eski günleri? Sinema üzerimizde bu kadar büyük bir etkiye sahip olur muydu? Peki ya yazarlar görsellikten uzakta kalan o zamanları bize nasıl anlattılar?
Olağan altı olaylar her zaman sığ ve sakin betimlenirdi…
Perşembe günleri insan olduğumuzu hatırlamak için, küçük bir patikayı yürüyüp, vardığımız o ışık kubbesinin etrafında toplanıyorduk. Lakin o günleri hiç unutmam! Renkler fırça ya da boya darbeleri ile tarif edilemeyecek kadar çok kelimeyle anlatılıyordu. Mavi çiçeklerin yeşili kapattığı özgün bir karanlıktı siyah! Beyaz renkli kıyafetlerin üzerinde benek benek duran sarıyı yansıtıyordu sanki! Üstelik altın renklerin üstüne konan tek böcek yine arıydı. Kırmızı işaretler bırakıyordu tenimde. Turuncu saçlılar kahverengi toprağa basıyorlardı. Toprak kızıl renkli bir balçığa dönüşüyordu. Çürümenin bile rengi vardı be!
Ben insan zihninin yazılanları okumadığın da göremediğini işte böyle anladım!
İnsanlar resimlere bakıyorlardı! Sadece okumanız için yazılmış bir sürü kelime o patikaya saçılırken ellerimizi havaya kaldırıp şükretmeliydik. Olağan altı durumlar için zihninizde panayır kurmak isterdim! Ama onlar sadece resimlere bakıyordu. Hareket eden resimlere detayları görmek için değil kendimizi kandırmak için bakarız… Göz yanılırsa sahne büyüleyici olabilir! Belki bir şeyler hissetmenize sebep bile olabilir ama bu sadece anlam karmaşası yaratacak!
olağanaltı
Olağan altı betimlenen bir şiir bırakacağım size!
Göklere uzanıyorum şimdi…
Yamaçları yalayan, sivri bir rüzgarla savaşacağım!
Patikanın hizasında dizlerimi kırmış bekliyorum…
Adeta,
Tanrının üflediği bir yelken gibiyim!
Üstümde, mandallanmış bulutlar var…
Birde, şimdi çıkacak fırtınanın esintisi…
Dedim ya, göklere uzanıyorum şu an…
Süsleyin, demir almış gemiyi!
Eskiden kalma bir bahar yağıyor göklere…
Islanmak isteyen çiçekler var…
Bir de dökülen yaprakları…
Sonra ayaz mı ayaz burası…
Göklere kadar uzanıyor…
Dedim ya!
Resimleri hep mavi ve güneş tembellik ediyor…
Tıpkı,
Bir başlangıcı olmayan hayat!
Senin sonuna gelmiş gibi!
O sıra bağırıyorum sana işte…
Tanrım diyorum!
Tanrım!
Anla beni…
Bir kaç yıldızla, biraz karanlığı dağıtıyorsun…
Ellerimi iki yana açarak, efkarını dağıtıyorsun…
Her seferinde acılarımı, vicdanına bağlıyorsun…
Yine de beni yalnız bırakıyorsun…
Anla artık diyorum…
Anla!
Sen üfle!
Bırak bana gerisini!
yelken (1999 şubat)
Mutlu Ereriş

























Sisifosgillerdeniz🙂bu şiir çok iyi geldi.
Zirveye az kaldı 🙂 şiir candır. Keyf olsun