Birinci Kısım – Gece
Gece var! Güneşli.
Gece var! Sisli.
Aydınlık ama kısık ta!
Ne bileyim işte örtbas edilen bir tona bürünmüş etraf.
Uyandım…
Korkmuştum!
Küçük bir tablonun sol köşesine çizilmiş boktan evi aydınlatan lambanın kenarından,
küçük bir patikaya ulaşıyordum…
O loş gece yarısı tasvirine bir sürü yıldız serpmişti ressam.
Shakespere’in ölüm hakkında yaptığı açıklamayı hatırlar mısınız?
Yaşadığı o acıya ve sonuç olarak ulaştığı o delilik kavramına şiirsel olarak bir nokta koyması,
bunca zaman sonra bile hala aklınızda mı?
İşte bu!
Olmak ya da olmamak!
Belki de bütün mesele bu…
Yaşamı ölüme hazırlık gibi gören gözler yürür yollarda!
O narin bacaklarıyla!
Ayakları üstünde duran bedenler kollarıyla yaşama uzanır!
Kırık bilekleriyle!
O kirli elleriyle hayata tutunur sizi üzenler!
Saçma düzenleriyle!
Sırf arzu ettiği için şu güzeller!
Sahneye çıkan o yüzler,
yosun tutmuş bu bakışlar,
acı çeken şu kalpler!
Cennetidir.
Bu cehennemin!
Savaşlar bir kaç mermi bulana kadar sadece fikirdir!
Barışmaksa sadece cephaneliği olanlar içindir!
Okyanuslar nefes almayı unuttuğumuz.
Denizler aç kalmamak için kuruttuğumuz.
Nehirler beslemek için umduğumuz.
Yerlerdir!
Gece vardır. Güneşli!
Gece vardır. Sisli!
Aydınlık ama kısıktır!
Ne bileyim…
İkinci Kısım – Düşünceler
O
Yanaklarına, kanına karışmış ata yadigarı bir renk oturmuş.
Mosmor olmuş.
Kaskatı kesilmişti.
Umut saf bir eziyetti, O’na!
Yaşam bileklerinden aşağıya doğru süzülüyordu.
Akan şey seyreldikçe o yükseliyordu.
Aslında olan biten ne varsa yukarıdan rahatça izleyebilecekti Ve gittikçe hafifliyordu.
Belki de son kez nefes alıyormuş gibi yapmaktı niyeti!
Bu kaçıncı sahneye çıkışıydı.
Her seferinde alkış beklemiyordu.
O sanki her şeyi kavramıştı.
Biz
O an da hayatta olan ve onun yüzüne bakan herkes gibi endişeliydik.
Ona ne olacağını onun nereye gideceğini bunun neye sebep olacağını hiç bilmiyorduk.
Korku izole ettiğimiz bu dünyanın kalbine artık sığmıyordu.
Kendi kaplarına sıkıştıklarını fark edecek kadar uyanık değillerdi.
Acılarla dolu yaşam ve hissetmek dışında yapılabilecek hiç bir şey olmaması.
Canı hala kabında olanların lanetiydi sanki!
Hepimiz öleceğiz!
Bunu kabul etsek ne mutlu yaşardık?
Bizi hayatta tutan şey ölümle savaşmak mıydı?
Yalnız olduğumuzu düşünürsek üzerimize konan sinek bile kötü koku için çırpınmıyordu, aslında!
Belki de yalnızlığına ses çıkartıyordu sadece!
Kim bilir?
İnsan
Gözünü açar açmaz kordonunu görenler…
Tek başına aldığınız ilk nefes anlamsız geldi de ağladınız mı?
Nereye geldik böyle?
Beyniniz var ama adapte olamamışsınız gibi, dimi?
Kollarınız, bacaklarınız, bedeninizin tüm uzantıları daha ne yapacağını bilemezken, ne tür bir koma ki bu?
Aldığınız her nefeste büyüdünüz?
Her nefeste terk edildiniz…
Hiç çaresiz hissetmemiştiniz…
O ana kadar…
Kim bilir?
Terk edilmiş bebekle zapt edilmiş bebek arasında ne fark var ki?
Yaşam bebeklere zarif davranır mı?
Yavrunuzun başında gelincikler, sırtlanlar, haşereler dolanmaz mı?
Büyüdükçe uzun olmayı,
güzel olmayı,
güçlü olmayı,
etrafınıza çeki düzen vermeyi istemeyecek misiniz?
Ne kadar büyürsün?
Hiç bilmeden ne kadar yaşarsın?
Öğrenebildin mi?
Bütün bunlar ne için?
Anlayabildin mi?
Bu dünyanın bebek işi olduğunu!
Anladınız mı?
Koca bebekler sizi…
Düşünsenize bir bakmışsınız artık dünyada değilsiniz…
Ne bileyim, ölmüşte Plüton’a gitmişsiniz mesela…
Aynı bedende aynı isimde daha büyük acılar ve devasa üzüntüler içindesiniz!
Daha büyük bir yalnızlıkla görevlendirilmiş…
Kocaman bir bebeksiniz…
Ne yapardınız?
Bir taşın üstüne oturup taze biberiyeyi tereyağıyla buluştururdunuz, dimi?
Peşinizde dolanan o hayvanları pişirirdiniz, dimi?
Ah istanbul da bir sabah kahvaltısı,
boğazda küçük bir tur,
kariyerimde büyük bir uzmanlık yaşasaydım…
Der misiniz?
Etrafınızda olup bitenler yerine yaşamaya odaklanmanız dileğiyle! Ben gidiyorum!
Sağlıcakla!

















