Bir Çift Tek Aşk – Erkek

O sabah güneşin göz kapaklarımı açacak kadar bana yaklaşması, doğum günümün yaklaştığını hatırlamam ve kahvaltının etrafa yaydığı o güzel koku eşliğinde uyandım. Normalde ailesiyle yaşayan erkekler hakkında çok iyi şeyler düşünmem!

Bu sabah bu düşüncelerimden pek eser yoktu. Uzun zamandır eksikliğini hissettiğim, yumuşak, güzel kokan, şefkat içeren ve kaygısız bir tatil sabahıydı işte.

Üzerime sade ve renksiz olan gri tişörtü geçirip, bacaklarım görünmesin diye aynı renkteki pantolonu giyerek, hemen dışarıya çıkmaya karar verdim. Dört katlı bir apartmanın terasında, üç cepheden güneş gören, altı yüz elli metrekarelik bir dairede yaşıyordum!

Etrafta ıhlamur ağaçlarıyla kırıştıran yasemin çiçekleri vardı! Tam da parfümlerini sıktıkları zamanlar, ıhlamur ağacını baştan çıkaran yasemin “beni takip et” diyordu. Patikanın sonundaki sahil oldukça canlandırıcı ve sizi yoracak kadar uzundu. Bende sahile gitmek istedim.

Hava o gün oldukça açık olmasına rağmen asla unutamayacağım bir detaya sahipti. Güneşin tepesinde bir şapka gibi dolaşan küçük bir bulut haresi vardı. Bu sıcak havanın bazı detayları kulağıma iyice küpe olmuştu. Doğu yönünde sahili takip ederek etrafı dikizlemeye başladım. Normalde olduğu gibi yine kendimle ilgileniyordum aslında, etrafımda olanları dikizlemek bana hep iyi gelirdi.

Küçük boyutlara sahip orta yaşlı bir köpek, sahibi uzağa gittiği için telaşlanıyordu. Sahibi ise, “gel oğlum – gel buraya” diye söylenmeye başlamıştı. Köpeğin dili dışarıda olduğu için yorgun olduğunu düşünmüştüm. Sahibi “seni lanet köpek” diyerek hislerini dile getiriyordu. Ve çok iyi anlaştıklarını söyleyemezdim.

-Bir Çift Tek Aşk-

Biraz ileride küçük, beyaz bir bina vardı. Yelken spor kulübü binası. Belli ki toplanıp denize mi açılsak tarzı bir etkinlik yapmaya karar vermişlerdi. Lakin güneş onlara resmen dil çıkartıyordu.

Macera için kendini doğaya teslim edenler, havanın dilinden bugün pek anlamıyorlardı! Rüzgar gibi geçtim önlerinden, gülümseyen suratla küçük daireler çizerek, kağıttan uçak misali süzüldüm sahile. Bir süre daha yürümeye devam ettikten sonra, dinlenmek ve biraz serinlemek için büyük bir ağacın altına sığındım.

Denizde bir sürü tekne, vapur, feribot ve gemi vardı. Daldım aralarına mülteci misali, göçüp gittim azıcık. Gölgede insanın gözleri fal taşı gibi açılıyor yahu, deniz insanın içini açıyor.

İlk karşılaşmamız böyle oldu işte. Çimleri eze eze, yalın ayak, (çıplak bileklerini örten kumaşı dizlerine kadar çekmişti) hışırtı gibi sesler çıkartarak, geçiyordu önümden. Bu seviyeden sadece bacaklarını görebiliyordum ama bu derinlikte hissetmek için gözlerine bakıyor olmam gerekirdi!

Aramızdaki mesafe arttıkça tüm varlığı gözlerime doluyordu. Kum fırtınası gibi değil. Daha çok “Rembrandt Siyahı” olarak adlandırılan, tutturulamayan renk tonu gibi.

Bir de siyah değil.. Turuncuydu, turuncu!

Gözlerimi ovuşturarak görüntüyü netleştirmeye çalıştım. İçimden “arkana bak” desem de, arkasından ona bakıp duruyordum!

Evet evet, nefisti!

Başında duran güneş gözlükleriyle orada duran bir bankın üstüne oturuverdi. Güneş gözlüklerini gölge yapan bir tenteye, bankı ise turuncu renklerin yoğun olduğu bir çiçek bahçesine dönüştürdü.

Sihirli olan burnu mu yoksa gözleri mi henüz görememiştim. Lakin bu derinlikte hissetmek için gözlerine bakıyor olmam gerekirdi.

Evet çok masalsı bir an yaşanıyordu. Yanına gitmek için bal kabağından fayton yapsam, turuncu bahçeye çok yakışırdım diye düşündüm.

O sahilde bulduğum şey, gerçekten turuncuydu!

Devam Edecek..

Mutlu Ereriş
Edebiyat

3000+ ABONE ARASINA KATIL

Abonelik işleminiz tamamlandı.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

16 COMMENTS

Bir Cevap Yazın